Merhabalar, bugünkü konumuz “öfkeli” insanlar. Öfke aslında diğer tüm duygular gibi insani ve evrimsel olarak da bizi hayatta tutan bir duygu. Ancak bazen bazılarımız öfkeli olduğumuzdan dolayı etiketleniriz. Kimimiz “Sen de ne sinirlisin” cümleleriyle sık sık karşılaşırız, kimimiz için de “Aman, bu sinirli; buna yaklaşmayalım” denilir.
Ancak genelde toplumsal olarak da duygu konuşmak, duygunun sebebini öğrenmek adetimiz değilmiş gibi geliyor bana; hem klinik gözlemlerim hem de sosyal gözlemlerim sonucunda. Öfkeyle, öfkeli olmakla etiketlenen bazı danışanlarım oluyor ve genellikle terapi odası onların öfkelerini konuşabildikleri tek alan oluyor. Çünkü terapi odasında etiketlenme kaygısı taşımıyorlar genelde — bu her zaman için geçerli olmayabilir.
Senelerce süregelen öfkenin üstündeki taşı kaldırdığımızda genelde çok kırılgan duygulara ulaşıyoruz: Anlaşılmamanın yarattığı üzüntü, görülmemenin yarattığı hayal kırıklığı, etiketlenmenin verdiği yalnızlık, sevgiyi hissedememenin yarattığı boşluk hissi gibi pek çok duygu... Tüm bu kırılgan duyguların sonunda bizi anlayan birini bulamadığımızda da öfkelenmek daha pratik gelebilir bazen. Çünkü öfke, üzüntü gibi kırılgan değildir; aktiftir, saldırgandır, bizi korur(!).
Şema Terapide biz bunu öfkeli çocuk modu olarak etiketleriz: İhtiyacını bağırarak, kızarak söylemeyi öğrenmiş, incinmiş çocuğun en aktif yanı... Bazen bu öfke bir baş etme modu olarak da ortaya çıkabilir. Örneğin kırılganlık göstermenin utandırıldığı, üzüntümüzün kusurumuz gibi hissettirildiği bir eve doğduysak, öfkeyi bu “kusuru” örtmenin bir aracı hâline getiririz; buna da aşırı telafi modu deriz.
Gel gelelim, altta yatan hep incinmiş çocuğun karşılanmayan ihtiyaçlarıdır. O görülmemiş, anlaşılmamış, eleştirilmiş, kusurlu hissettirilmiştir. Şimdi böyle hissetmemek için “güçlü” görünmenin tek yolu öfkelenmek gibi gelebilir. Ama çoğu zaman öfkemizin kendimize olduğunu fark etmeyiz. Çocukken anlaşılmayan duygularımızdan, ihtiyaçlarımızdan yine dönüp kendimizi sorumlu tutarız; çünkü dışarıyı suçlamak mümkün değildir bir çocuk için.
Her çocuk ihtiyacı karşılanmadığında, üzüntüsü görülmediğinde, değersizleştirildiğinde kendisinin değersiz olduğuna inanır. Bu böyledir; çünkü aksi hâlde dünya çok güvensiz bir yer hâline gelir. Bu yüzden öfke gösterirken çoğunlukla iç sesimize öfkeleniriz; bize “Değersizsin, anlaşılmaya layık değilsin, üzüntünün bir önemi yok” diyen sese kızarız. Bu yüzden her türlü eleştiriye, görülmemeye, anlaşılmamaya karşı da hep tetikte hissederiz.
Partnerimiz bizi anlamaz, biz anlaşılmamış çocuk yanımızla ona öfkeleniriz. Ailemiz üzüntümüzü görmez, çocukken bizi görmeyen hâllerine kızarız. Hayatımızda negatif şeyler yaşarız, yine dönüp “Sen bunu hak ediyorsun” diye kendimize kızarız. Böylelikle sonsuz bir öfke döngüsü başlamış gibi olur.
Sanırım bu öfkeyle baş etmek değil, en çok onu anlamak gerekir; çünkü bugüne kadar zaten “Neden?” diyen olmamıştır. Seans odasında yaptığımız da tam olarak budur. Öfkenin altındaki kırılganlığı gördüğümüzde çocuk yanımıza el uzatma şansımız olur. Böyle olduğunda artık öfkemizin bir anlamı vardır. Çocuk yanımız boşuna öfkelenmemiş, sadece anlaşılmayı beklemiştir.
Bu yüzden bir şeye öfkelenirken hangi ihtiyacımızın karşılanmadığına, hangi kırılgan yanımıza temas ettiğine kulak vermek kıymetli gibi geliyor bana. Bunu yapmanın en kolay yolu da galiba sık sık kendimize “Neye ihtiyacım var?” sorusunu sormak. Önce kendi kırılganlığımızla barışmak, sonra da onu ifade etmek.
Şimdi sen, bunu okuyan kişi, öfkelerin gerçekten salt bir öfke mi, yoksa altta anlaşılmamanın, görülmemenin hüznü mü var? Hadi bugün biraz bunu düşünelim beraber.
