Suçluluk... Aslında pek çok insana ait duygu varken en çok duyduğum duygu ismi. Bunu yalnızca danışanlarımdan değil, çevremden de sıkça duyuyorum ya da suçluluğun yarattığı yansımaları görüyorum. Nasıl mı? Attığı adım için fazla fazla açıklama yapanları, verdiği karardan hemen vazgeçenleri, bir karar vermek için sayısız gerekçe arayanları görmek bana “Sanırım suçluluk hissediyor” dedirtiyor kimi zaman. Tabii bu mesleğimle de ilişkili olabilir; bazı duyguları ve davranışa yansımalarını daha rahat görebilir hâle gelebiliyoruz zamanla ve tecrübeyle.
Peki neden bu kadar suçlu hissediyoruz toplum olarak? Ben çoğu zaman bunu kendimce toplumsal öğretilere bağlıyorum. Mesela “Anne baba doğrusunu bilir, onları dinle, dinlemezsen şunlar olur...” denmesi, bazen anne babanın da hata yapabileceğini düşünmemizi engelliyor bana göre. Tabii hiçbir çocuk “Anne babam sağlıksız yetişkinler” demez; derse dünya çok güvensiz bir yer olur onun için. Ancak buradaki kilit nokta şu: “Anne baba doğrusunu bilir” cümlesi çocukta “Benim ihtiyaçlarım ve isteklerim önemli değil, her koşulda onları dinlemeliyim” inancını doğurabilir.
Hele ki anne baba söyledikleri uygulanmadığında despot birer ebeveyne dönüşüyorsa, çocuğu cezalandırıyorsa veya “Biz senin için bunları yaptık, sen sözümüzü dinlemiyorsun” sözlerine sıkça maruz kalıyorsa, çocuk ömür boyu sürecek kocaman bir suçluluk fanusunda yaşamaya başlar. Anne baba çocuğunun iyiliğini ister, gözetir; ancak çocukları için düşündüğü, beklediği şeyler çocuğunu da mutlu edecekse, onun istediği de buysa “çocuğun iyiliği” gerçekleşmiş olur.
Öte yandan, çocuğun ebeveynine borcu yoktur. Anne-baba-çocuk ilişkisinin terazisi anne babadan yana ağırdır; yani anne baba verir, çocuk alır. Bu yüzden çocuk, anne babasının kendisi için yaptıklarını “ödemek” zorunda değildir. Ancak bu çocuk dünyasında böyle karşılık bulmaz; hiçbir çocuk “Yapacak tabii annem babam” demez. Pek çok çocuk “Benim bunun karşılığını vermem lazım” der. Kimi zaman başarılı olmaya çalışarak, kimi zaman kendini ikinci plana atarak, kimi zaman kendisine “Nasılsın?” diye sormadan annesine “Nasılsın?” diye sorarak.
Böylece bahsettiğim terazi tersine döner. Çocuk veren, anne-baba alan konumuna geçtiğinde çocuk ihtiyacını söylediği her durumda suçluluk hissetmeye başlar. Bu yüzden de “ben” diye bir şey yoktur onun için artık. Bu yetişkin olduğunda da devam eder. Karşıdaki ne istiyor, ne düşünüyor düşüncesinin yanı sıra “Ben ne istiyorum?” sorusunu sormak bile o suçluluğu tetikleyebilir. Bunu telafi etmek için herkesin ihtiyacına yetişmeye çalışabilir, herkesin onayını almadan kendi istediğini yapamayabilir; mutlu etmenin ve suçlu hissetmemenin yolu hep diğerlerinden geçiyor gibi gelebilir.
Terapide hep suçluluğa karşı kullandığımız bir silah vardır: “Ben de en az diğerleri kadar ‘ben’ demeyi hak ediyorum” silahı. Bunu daha önce hiç duymamış olmanın verdiği şaşkınlık, zamanla yerini “Evet, ben de değerliyim” cümlesine bırakıyor. “Ben” denilen noktada hayatlarındaki düğümlerin de tek tek açıldığına şahitlik ediyorum. Tabii ki “ben” demenin bencillik gibi hissettirmesine de alan açıyoruz ve aslında bunun öğrenilmiş bir şey olduğunu keşfediyoruz.
Şimdi istiyorum ve diliyorum ki sen, bunu okuyan kişi, eğer suçluluk duygusuyla sık sık baş başa kalıyorsan biraz da “ben” demeyi dene. İlk başta rahat hissettirmeyecek, biliyorum; çünkü bunu hiç denemedin. Ancak şunu unutma: Sen kendi ihtiyaçlarını görmezsen onları kimse göremeyecek. Sen bunu hak etmiyorsun.
